AB, Türkiye’nin Kıbrıs Konusundaki Kararlılığını Anlayamıyor
AB, Türkiye’nin Kıbrıs konusundaki kararlılığını kavrayamıyor. Kıbrıs sorunu ve Türkiye’nin stratejik durumu ele alınıyor.
Avrupa Birliği’nin, Kıbrıs’ın Rum kesimini tüm adayı temsil eden bir üye olarak kabul etmesi, adada iki devletli ayrılığı pekiştirmiştir. Bazı AB üyeleri, Türkiye’nin üyelik hedefi doğrultusunda birleşme için taviz verebileceğini düşünürken, diğerleri Kıbrıs’ı Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılımı önünde kalıcı bir engel olarak değerlendirmektedir.
Tam anlamıyla stratejik bir perspektiften bakıldığında, Türkiye’nin Yunanistan’ın etkisi altındaki bir ülkenin hareketlerini engellemesine izin vermeyeceği ve Doğu Akdeniz’deki önemli rolünü sürdüreceği açıktır.
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres, Kıbrıs sorununun çözümüne yönelik çabalarını, görev süresinin sona ermesine yaklaşırken yeniden hızlandırmış durumda. Guterres, Kıbrıs’ın etrafının bir ateş çemberi olduğunu ve bir çözüm üzerinde anlaşmanın herkesin yararına olacağını ifade ediyor. Ancak, bu bağlamda Kıbrıs sorununu çözmek için Avrupa Birliği’nin dahil edilmesinin sadece Rum tarafının güçlenmesine hizmet edeceği düşünülmektedir. Kıbrıs meselesinin çözümünde İngiltere, Türkiye, Yunanistan ve BM’nin yeterli olacağı görüşü hakimdir.
Görev süresi sona eren BM Genel Sekreterleri, genellikle arkasında hatırlanacak bir miras bırakmak amacıyla çözümsüz görünen sorunlara el atmayı alışkanlık haline getirmiştir. Kıbrıs, bu açıdan bakıldığında ideal bir sorun olarak öne çıkıyor. Taraflar, Genel Sekreterin çabalarına olumlu yaklaşmakta ve itirazda bulunmamaktadır. Ancak, sonuç olarak iki taraf da kabul edilebilir bir anlaşmaya ulaşamamaktadır. Mevcut süreçte de önemli bir gelişme yaşanmamıştır.
1960 Düzeninden 1974 Müdahalesine
Kıbrıs Cumhuriyeti, 1960 yılında İngiltere, Yunanistan ve Türkiye’nin garantörlüğünde bağımsızlığını kazanmıştır. Bu bağımsızlık, Rumlar ve Türklerin adayı birlikte yönetecekleri bir anlayışa dayanmaktaydı. Ancak, Rum tarafı, adanın kendilerine ait olduğu yönündeki tezlerini her zaman sürdürmüş, Türkleri ise azınlık olarak görmüştür. Bu durum, zamanla Kıbrıs Anayasası’nın iki eşit halktan oluştuğunu belirten maddelerinin göz ardı edilmesine yol açmıştır. 1974 yılında, Nikos Sampson’un iktidarı ele geçirmesiyle Yunanistan’ın Kıbrıs’ı ilhak girişimi, Türkiye’nin müdahalesiyle başarısızlığa uğramıştır.
Yunan cuntasının Kıbrıs’ı Yunanistan’ın bir parçası olarak görmesi, adadaki durumu daha da karmaşık hale getirmiştir. Türkiye, bağımsız Kıbrıs’ın garantörü olarak müdahalede bulunma kararı almış ve adanın önemli bir kısmını kontrol altına almıştır. Böylece, adada Türk ve Rum kesimleri arasında etnik bir ayrışma meydana gelmiştir.
Türkiye, Kıbrıs’ı Feda Etmeye Hazır Değil
Türkiye’nin başlangıçtaki niyeti, Kıbrıs’ta konfederal bir yönetim oluşturmaktı. Ancak, müzakerelerin sonuç vermemesi üzerine Kıbrıs Türkleri, Kuzey’de bağımsız bir Türk devleti kurmaya karar vermiştir. Avrupa Birliği’nin Rum kesimini tüm Kıbrıs’ı temsil eden bir üye olarak kabul etmesi, iki devletin ayrılmasını kesinleştirmiştir. Türkiye’nin AB üyeliği için Kıbrıs’ı feda edeceği düşüncesi, gerçeği yansıtmamaktadır. Kıbrıs, artık Türkiye’nin AB üyeliği için bir engel olmanın ötesinde, iki taraf arasındaki iş birliğini zorlaştıran bir mesele haline gelmiştir.
Türkiye, Yunanistan’ın etkisi altındaki bir ülkenin hareketlerini engellemesine izin vermeyecektir. Kıbrıs’ın tümünün yabancı bir güç tarafından yönetilmesine karşı, Türkiye’nin stratejik duruşu net bir şekilde ortadadır. Avrupa Birliği, Kıbrıs’ın Rum yönetimini destekleyerek Türkiye ile olan iş birliğini sınırlamış ve bu durum, Kıbrıs Türklerinin varlığını tanımayı gerektiren bir durum yaratmıştır. Sonuç olarak, Avrupa Birliği, ne Türkiye’yi ne de Kıbrıs Türklerini tam anlamıyla kavrayabilmiştir.




