İstanbul’un İklim Maliyetleri: Londra’nın Verileri Ne Anlatıyor?

İstanbul’un iklim değişikliği nedeniyle karşılaşabileceği maliyetler Londra’nın verileri ile karşılaştırılıyor.

Londra Belediye Başkanlığı ve yerel yönetimler tarafından yayımlanan bir çalışma, iklim değişikliğinin ekonomik etkilerini ortaya koyuyor. Çalışma, kaybedilen iş saatleri, iş kesintileri ve altyapı hasarları üzerinden büyük bir mali yükün oluşabileceğini gösteriyor. Ancak İstanbul ve Türkiye için benzer bir ekonomik hesaplama henüz kamuya açık değil. İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) tarafından hazırlanan iklim belgeleri ve Türkiye’nin uyum planları, sıcak hava dalgaları, su stresi, elektrik talebi, tarımsal sulama, sağlık ve altyapı üzerindeki baskıları uzun zamandır tanımlamış durumda.

Bloomberg’in aktardığına göre, iklim değişikliği Londra ekonomisine 2050’lerde yıllık 36 milyar sterline kadar maliyet getirebilir. Bu hesaplama, aşırı hava olaylarının altyapıya verdiği zararları, işletmelerdeki kesintileri ve sıcaklık artışlarının kaybedilen iş saatleri üzerindeki etkisini değerlendiriyor. Londra, sadece olası kayıpları değil, aynı zamanda iklim uyumuna yönelik yatırımların maliyetlerini ve getirilerini de tartışıyor. En kırılgan konutların sıcaklığa dayanıklı hale getirilmesinin maliyetinin 9-45 milyar sterlin arasında değişebileceği, bu yatırımların sağlık, uyku ve üretkenlik kazançları ile 1,8 katına kadar fayda sağlayabileceği belirtiliyor.

Rapor, çalışma saatlerinin aşırı sıcaklıklara göre yeniden düzenlenmesi, uzaktan çalışma imkanlarının artırılması, parkların ve gölgelikli alanların korunması, serin kamusal alanların duyurulması, içme suyu ve tuvalet erişiminin artırılması gibi öneriler sunuyor. Bu sayede iklim uyumu, çevre politikalarının ötesine geçerek, çalışma hayatı, şehir bütçesi, ulaşım ve halk sağlığı açısından ortak bir mesele haline geliyor.

Raporun sağlık bulguları, sıcaklık riskinin yaz mevsiminde yaygın bir sorun olduğunu gösteriyor. Londra’da sıcaklıkla ilişkili ek ölümlerin yaklaşık %90’ı, sıcaklıkların rekor seviyelere çıktığı günlerde değil, 24-32°C aralığında gerçekleşiyor. Bu durum, uyum politikalarının yalnızca aşırı hava olaylarına değil, yaz boyunca devam eden sıcaklık artışlarına odaklanması gerektiğini ortaya koyuyor.

İBB’nin 2017-2018 döneminde hazırladığı İstanbul İklim Değişikliği Eylem Planı kapsamında yapılan Risk, Fırsat ve Kırılganlık Analiz Raporu, şehrin iklim kaynaklı kırılganlıklarını enerji, binalar, su, sağlık, ulaşım, sanayi, kıyılar ve gıda tedariki gibi başlıklar altında inceliyor. Raporda dikkat çeken bir tespit, İstanbul’un iklim değişikliği nedeniyle uğrayabileceği toplam ekonomik zararların uzun vadeli olarak hesaplanmamış olduğudur. Bu durum, İstanbul’da risklerin bilinmediği değil, tek bir ekonomik çerçevede toplanmadığı anlamına geliyor. Şehir, sıcak hava dalgaları, su stresi, kıyı riski, elektrik talebi ve altyapı baskısını ayrı ayrı tanımlıyor, ancak bunların yıllık toplam maliyetini bir arada açıklayamıyor.

İBB’nin sonraki iklim planları, hedeflerini ve eylem alanlarını genişletmiş olsa da, 22 Ağustos 2026 itibarıyla yapılan kamuya açık kaynak taramasında, sıcaklık, sağlık, su, enerji, çalışma hayatı ve altyapı kayıplarını birleştiren güncel bir İstanbul iklim maliyeti hesabına rastlanmamıştır. Bu nedenle, dosyanın sorusu, risklerin tanımlanıp tanımlanmadığı değil, ekonomik toplamın neden düzenli bir şekilde ölçülmediği üzerinedir.

Uluslararası çalışmalara göre, deniz seviyesi yükselmesi ve kıyı taşkınları nedeniyle İstanbul’da yıllık ortalama zararın 2030’da yaklaşık 200 milyon dolar, 2100’de ise yaklaşık 10 milyar dolara kadar çıkabileceği öngörülüyor. Ancak bu rakamlar, İstanbul’un toplam iklim maliyetini değil; yalnızca kıyı taşkınları ve deniz seviyesi yükselmesine ilişkin bir risk senaryosunu yansıtıyor. Bu ayrım oldukça önemlidir. Londra için açıklanan 36 milyar sterlinlik tahmin, kent ekonomisine yönelik daha geniş bir etki çerçevesi sunarken, İstanbul için mevcut parasal projeksiyonlar, belirli bir fiziksel risk başlığını kapsamakta ve Londra’nın toplamıyla doğrudan karşılaştırılamaz.

Londra’nın hesaplamasının en doğrudan yerelleştirilebilecek kısmı çalışma hayatıdır ve bu bağlantı İstanbul’un analizlerinde de mevcuttur. Rapor, sıcak hava dalgalarının iş günü verimliliğini azaltabileceğini ve iş günü sürelerini etkileyebileceğini belirtmektedir. Sıcak ve kurak yaz aylarında yaşam konforunda düşüş yaşanması, günlük yaşam döngüsünün daha erken ve geç saatlere kaymasına yol açabilir. Şiddetli yağışlar, seller ve fırtınalar ise işe ulaşımın aksamasına, iş yerlerinde fiziksel hasara, hizmet kesintilerine ve ekonomik varlık kaybı risklerine neden olabilir. Ancak, Türkiye’de bu etkilerin parasal karşılığını veya açık alanda çalışanlar, inşaat, tarım, lojistik ve teslimat hizmetlerindeki kayıp iş saatlerini düzenli olarak izleyen bir göstergeye rastlanmamıştır.

TEİAŞ verilerine göre, Türkiye’de günlük elektrik tüketimi 13 Ağustos 2026’da 1.226.378 MWh olarak gerçekleşti; aynı gün üretim ise 1.247.554 MWh oldu. Bu değer, Anadolu Ajansı’nın 9 Temmuz 2024’te tüm zamanların günlük rekoru olarak duyurduğu 1.147.848 MWh’lik seviyenin yaklaşık %7 üzerinde. Aşırı sıcakların elektrik tüketimini hangi kanallardan artırdığı ise önceki rekorun duyurusunda net bir şekilde görülmektedir. Anadolu Ajansı, 9 Temmuz 2024’te kaydedilen dönemin rekorunu yükselen hava sıcaklıklarına bağlı klima kullanımı ve tarımsal sulama ile açıklamıştır. Türkiye açısından sıcaklık kaynaklı soğutma ve sulama talebi, aynı elektrik sisteminde birleşmektedir.

Bu durum, İstanbul ve Türkiye için iklim maliyetinin yalnızca “daha fazla klima” meselesi olmadığını ortaya koymaktadır. Sıcaklık, bir yandan kentlerde soğutma ihtiyacını artırırken, diğer yandan kuraklık nedeniyle kırsalda sulama yükünü de artırmaktadır. Elektrik sistemi, bu iki baskıyı aynı anda taşımak zorunda kalmaktadır. İBB’nin analizinde, sıcaklık artışıyla birlikte soğutma amaçlı elektrik talebinin yükselmesinin enerji sistemi üzerinde risk yaratabileceği belirtilmektedir. Aynı çerçevede, iklim değişikliğinin hidroelektrik üretiminde düşüşe yol açma ihtimali de enerji arz güvenliği açısından önemli bir kırılganlık olarak öne çıkmaktadır.

Böylece tablo çift yönlü bir baskıya dönüşmektedir: Kuraklık ve sıcaklık talebi yukarı çekerken, hidroelektrik gibi suya bağlı üretim kaynaklarının sisteme esneklik sağlama kapasitesi azalabilmektedir. İklim uyumunun yalnızca tüketim tarafında değil, üretim portföyü, depolama, talep tarafı katılımı ve şebeke planlamasında da ele alınması gerekmektedir.

Elektrikli araç şarjı, ulusal elektrik tüketimi içinde henüz sınırlı ölçekte, ancak hızla büyüyen yeni bir talep kalemi olarak dikkat çekmektedir. EPDK verilerine göre, Türkiye’de elektrikli araçların şarj hizmeti kapsamında tükettiği elektrik miktarı 2026’nın ilk yarısında 392.252 MWh’a ulaşmıştır. Bu, 2025’in aynı döneminde kaydedilen 154.723 MWh’lik tüketime göre %153,5’lik bir artış anlamına gelmektedir. Temmuz 2026’da şarj hizmetine bağlı tüketim 89.947 MWh ile aylık rekor kırmıştır. Tüketim, geçen yılın aynı ayına göre yaklaşık %97, hazirana göre %24 artmıştır. Temmuz ayının toplam şarj tüketimi, 13 Ağustos’ta kaydedilen tek günlük ulusal elektrik tüketiminin yaklaşık %7,3’üne karşılık gelmektedir. Bu karşılaştırma, anlık gücü değil, toplam enerji ölçeğini göstermektedir; şarj talebinin ulusal tüketim içindeki payı henüz sınırlı olsa da büyüme hızı şebeke planlamasını gerekli kılmaktadır.

Temmuz sonunda Türkiye’deki 46.665 şarj noktasının 20.461’ini, yani yaklaşık %44’ünü DC üniteleri oluşturmaktadır. Buna karşılık, aylık şarj tüketiminin %84,94’ü ve şarj işlemlerinin %79,08’i bu noktalarda gerçekleşmiştir. Anlık şebeke etkisi, bu nedenle yalnızca toplam enerji miktarına değil, yüksek güçlü şarjın hangi saatlerde ve bölgelerde yoğunlaştığına da bağlıdır. İstanbul, temmuzdaki toplam şarj tüketiminin yaklaşık %23’ünü tek başına gerçekleştirerek iller arasında ilk sırada yer almıştır. İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa ve Antalya birlikte toplam tüketimin yarısından fazlasını oluşturmaktadır. Bu yoğunluk, elektrikli ulaşımın ulusal tüketimde henüz sınırlı bir paya sahip olsa da büyükşehirlerin dağıtım şebekeleri açısından yerel bir planlama konusu haline geldiğini göstermektedir.

Aynı verideki bir başka ayrıntı, talebin kaynağıyla ilgilidir: Temmuzda gerçekleştirilen yaklaşık 3,33 milyon şarj işleminin %65’i YEK-G belgeli yeşil şarj istasyonlarında yapılmıştır. YEK-G, tüketilen elektriğin yenilenebilir kaynak niteliğinin belgelenmesini ve piyasa temelli emisyon raporlamasını desteklemektedir; ancak şarj anındaki fiziksel elektriğin yalnızca yenilenebilir kaynaklardan geldiğini göstermemekte ve şebekenin aynı saatlerdeki yükünü ortadan kaldırmamaktadır.

Akıllı şarj, zaman bazlı tarifeler, iş yeri ve gündüz şarjı, çatı güneşi, depolama ve dağıtım yatırımları, bu nedenle iklim uyumunun bir parçasıdır. Elektrikli araçlar, iklim riskinin nedeni değil; sıcak günlerde artan soğutma talebiyle aynı şebekeyi paylaşacak yeni ve yönetilebilir bir talep kalemi olarak öne çıkmaktadır. İstanbul’un iklim riski yalnızca şehir içindeki sıcaklıktan ibaret değildir. Şehir, gıda arzı açısından Türkiye’nin farklı üretim bölgelerine bağımlı olduğu için kuraklığın tarımsal üretim ve lojistik üzerindeki etkilerini dolaylı olarak taşımaktadır. Tarımsal sulama ihtiyacı arttığında, yalnızca su kaynakları değil, pompaj için kullanılan elektrik de baskı altına girmektedir.

Türkiye’de su kullanımının yaklaşık %70’inin tarımsal sulamaya gittiğine ilişkin yaygın tahmin, su-enerji bağının ölçeğini göstermektedir. Modern sulama sistemleri ve sulama verimliliği yatırımları, daha az suyla üretime katkı sağlayabilir; ancak pompaj, basınçlı sulama ve dijital izleme altyapısının elektrik ihtiyacının da aynı planlamaya dahil edilmesi gerekmektedir. İç Anadolu, Ege, Akdeniz veya Güneydoğu Anadolu’daki kuraklık, yalnızca çiftçinin üretim miktarını değil, İstanbul’daki gıda arzını, lojistik maliyetlerini ve tüketici fiyatlarını da etkileyebilir. Bu nedenle, İstanbul’un iklim maliyeti, şehir sınırları içindeki fiziksel etkilerin yanı sıra tedarik zincirindeki kırılganlıkları da kapsamalıdır.

Türkiye’nin 2024-2030 İklim Değişikliğine Uyum Stratejisi ve Eylem Planı, tarım ve gıda güvenliği, biyolojik çeşitlilik ve ekosistem hizmetleri, su kaynakları yönetimi, turizm ve kültürel miras, sanayi, kent, sosyal kalkınma, halk sağlığı, ulaşım ve iletişim, enerji ile afet risk azaltımını kapsayan 11 öncelikli alan belirlemektedir. Plan, yatay kesen konularla birlikte toplam 40 strateji ve 129 eylem içermektedir. Aynı dönem için hazırlanan azaltım planı ise 49 strateji ve 260 eylem taşımaktadır.

Ulusal plan, su verimliliği, tarımda dayanıklılık, şehir altyapısı, halk sağlığı ve enerji sistemine yönelik geniş bir çerçeve sunmaktadır. Ancak, şehir bazında iklim maliyetinin ne kadar olduğu, hangi sektörlerde yoğunlaştığı ve hangi kamu yatırımlarının bu maliyeti ne ölçüde azaltacağı sorusu yeterince sayısallaştırılmış değildir. Bu boşluk, İstanbul için özellikle önemlidir. Türkiye’nin en büyük metropolü, aynı anda yüksek nüfus yoğunluğu, ısı adası etkisi, su talebi, ulaşım baskısı, sağlık hizmeti yükü, kıyı riski ve dışa bağımlı gıda tedariki taşımaktadır. Ayrı kurumların elindeki göstergelerin ortak bir ekonomik modelde birleştirilmemesi, uyum yatırımlarının önceliklendirilmesini de zorlaştırmaktadır.

Londra örneği, iklim değişikliğinin şehir bütçesi ve ekonomi üzerindeki yükünü sayıya dökme çabasıyla öne çıkmaktadır. İstanbul için haber değeri taşıyan temel soru ise, risklerin tanımlandığı bir şehirde, sıcaklığın ve diğer iklim etkilerinin toplam ekonomik faturası ne zaman düzenli bir şekilde hesaplanacaktır? Böyle bir hesaplama; elektrik ve su tüketimini, sağlık başvurularını, çalışma süresi ve üretkenlik kayıplarını, tarımsal üretim baskısını, ulaşım kesintilerini, altyapı hasarını, kıyı riskini ve tedarik zinciri maliyetlerini birlikte izlemeyi gerektirmektedir. İBB, İSKİ, elektrik dağıtım şirketleri, TEİAŞ, EPDK, sağlık kurumları, üniversiteler ve ilgili bakanlıkların verileri ortak bir gösterge sisteminde buluşmadan toplam fatura görünür hale gelmeyecektir.

İklim uyumu, bu nedenle yalnızca çevre politikası veya gelecekte yapılacak bir harcama değil; şehir ekonomisi, enerji güvenliği, halk sağlığı, çalışma hayatı ve gıda dayanıklılığı için bugünden verilmesi gereken bir yatırım kararıdır. Londra’nın hesabı İstanbul’a bir rakam vermiyor, ancak eksik olan hesabı görünür kılıyor.

İstanbul iklim değişikliğinin ekonomik maliyetini hangi riskleri ve sektörleri kapsayacak şekilde hesaplamalı? Görüşlerinizi yorumlarda paylaşın.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu